rengarenk bakış

Hakkımda

Özgür, çağdaş, yaratıcı, duyarlı, bilimsel her renk görüşe açık; sömürüye, gericiliğe, SAVAŞLARA, baskı ve şiddete kapalı bir site.


Bağlantılarım

* Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv

Kategoriler


Arkadaşlarım


ahmetdursun374
Selma Erdal
raciegi
yeniedebiyat
alisahin37
Ali ŞAHİN
seden s.
guldeste
kastamonunet
Ali ŞAHİN (alsah)
romanyazilari
Ali ŞAHİN
mertce
suhamel
eeyc
aykiz
mor
sekizincirenk
eroman
saraykoy
nanick
handangokcek2
1215
izmir2023
Nurşen Görşen
laberri
bilginreha
hayatsu
yunusegi
gazikemal
sahildekibank
yavuzlar
yildizlarvegece
paratoner
dikkatli
sevdasiirleri
sevilla
cumhuriyethalkpartisi
tunacan
doster
malta
umitzeynep
esevcanca
sevgicicegii
laberri34
nikaragua
ken
gulcanca
ilhankoruyucu
bilgintuna
yapyakistir
magnan
alain
sariyazma
ifl
izmirfenlisesi
eftihis
alimertunal
savra
sanategitimi
gallabiye
sahinsah
gezenti
nameft
passions00
sekerfm28
siiryarismasi
pedogog
kelebek50
yeniguneturku
alsahindex
duvak
ebruli38
alsahbloklariindexim
alsahbloklariindeksi
alsahbloglariindeksi
alsahbloglariindexi

35. ŞİİR ETKİNLİĞİ / DİLEK

 

               PİA

ne olur kim olduğunu bilsem pia'nın

ellerini bir tutsam ölsem

böyle uzak uzak seslenmese

ben bir şehre geldiğim vakit

o başka bir şehre gitmese

otelleri bomboş bulmasam

içlenip buzlu bir kadeh gibi

buğulanıp buğulanıp durmasam

ne olur sabaha karşı rıhtımda

çocuklar pia'yı görseler

bana haber salsalar bilsem

içimi büsbütün yıldız basar

bir hançer gibi çıkıp giderim

 

ben bir şehre geldiğim vakit

o başka bir şehre gitmese

singapur yolunda demeseler

bana bunu yapmasalar yorgunum

üstelik parasızım pasaportsuzum

ne olur sabaha karşı rıhtımda

seslendiğini duysam pia'nın

sırtında yoksul bir yağmurluk

çocuk gözleri büyük büyük

üşümüş ürpermiş soluk

ellerini tutabilsem pia'nın

ölsem eksiksiz ölürdüm

        

           ATTİLA İLHAN

 

 


Tarih: 02:46, 20/11/2007 Kategori: edebiyat
Yorum (17) | Yorum yaz | Bağlantı

34. ŞİİR ETKİNLİĞİ

 Blogcu arkadaşlar, kötü bir evsahibiyim galiba. Herkesi davet ediyorum ama şiir yok evimde. Sorun bir, neden?

Kızımın evlilik hazırlıkları içindeyim. 24 Kasım'da evlenecek. Telaştan elim ayağıma dolaştı. Neyse şimdi bir nefes aldım da yazabiliyorum.

 

Bu şiir Dünya Halk ve Demokrasi Şiirleri 1 kitabından alınmıştır.

Çevirenler: A. Kadir - Asım Tanış - G. Santoro

 

İNANÇ

Bekliyorum, anacığım, bekliyorum,

doğduğum kent üzerinde doğacak olan

o kızıl şafağı:

Cıvıl cıvıl, mutlu, diri bir şafak.

Tatlı bir kardeş gibi seveceğim onu.

 

İşte duyarım onun gelişini,

seyreldi işte kurşuni sisler,

buzdan çember kırıldı kırılacak.

Ey, mis kokulu genç şafak!

 

Yeşerecek kurumuş bahçeler

bahar yağmurlarıyla serin serin,

açılacaklar hayata yeniden

saz benizli kardeşlerim benim.

 

Sen de, anacığım, sen de,

Kapıda dört gözle bekle beni,

güneş konsun diye ipek saçlarına,

kaldıracaksın kara peçeni.

Ve ben sevinçle döneceğim sana,

anacığım, sevinçle, koşa koşa.

 

Bekliyorum, anacığım, bekliyorum,

köpüklü, kırçıl o bahar sularının

o al al olmuş sabahını.

Doğacak her şey yeniden,

kavuşacak yeniden güneşe

karanlıklara gömülen gözler.

 

ZVETAN SPASOV

1919'da Plevne' de doğdu. Genç yaşta politikaya atıldı. 1942'de askerler arasında yaptığı propaganda nedeniyle ölüme mahkum oldu. O yaz tutuklandı ama kaçmayı başardı. 1944'te, Plevne'de polisin kıstırdığı bir evde, cephanesi tükenene kadar çarpıştı. Son kurşunla kendini öldürdü.

 

O ideallerine ulaşmayı bekledi, annesi de onu. Hazin bir sonla bekleyiş sona erdi.

 

*****************************************************************

 


Tarih: 17:09, 13/11/2007 Kategori: edebiyat
Yorum (5) | Yorum yaz | Bağlantı

34. şiir etkinliği

  

Sevgili BLOGCULAR,

Bu bir şiir etkinliği olsa da ben sevdiğim bir öykümü sizlerle paylaşmadan edemeyeceğim. Umarım beğenirsiniz. Eleştirilerinizi almak isterim; bu beni geliştirir. Sevgiler...

 

                                BEKLEYENLER

 

İşe gidip gelirken, her gün beni dükkan kapısı önünde bekleyen, bazen ürküten, bazen de çocukluğumun hüzünlü günlerine götüren o adam artık yok. O ev, o kapı da yok.

 

Öyle alışmışım ki bekleyişine, bir resmin ayrıntısı gibi görünen bir bölümünün silinmesiyle oluşan büyük bir boşluğu yaşar gibiyim. Mona Lisa’nın arkasındaki sisli manzara değiştirilse veya silinse, o garip gülümseme fark edilebilir miydi acaba? Veya asırlık bir çınarın kesilmesiyle oluşan boşluğa nasıl alışabilir insan?

 

Şehrin merkezine yakın bu mahalleye taşındığımızda, sokak üzerindeki minicik, kırık dökük, zamana direnmeye çalışan eski evler çok ilgimi çekmişti. Her yol çalışmasıyla kaldırım seviyesinin biraz daha altına düşen, kömürlük sandığım bodrum katlarının açık kalan kapılarından içeriye bir göz attığımda, buralarda insanların yaşadığını görmek beni çok şaşırtmıştı. Dört metre kareyi geçmeyen bu odacıklarda yatak, yorgan, masa işlevi gören meyve kasaları, tüp, tencere, tabak ve duvarlara asılmış giysilerle tıkıştırılmış yaşamlar barınıyordu.

 

Sokağı gözleyen adam, ancak kendisinin ve örsünün sığabildiği bir odacıkta ayakkabı tamir ederdi. İlk günler, ağzındaki siyah çivilerle ayakkabılara pençe çakarken görürdüm onu. Sonraları, birini bekler gibi durmaya başladı kapı önünde. Müşteri mi beklerdi bilmiyorum. Belki de o sokakta eğreti duran beni merak ediyordu.

 

Ellinin üstündeydi yaşı. Kızıl saçları, kalın camlı gözlükleri, yüzünü ve kalın kemikli ellerini kaplayan iri çilleriyle ilginç bir tipti. Uzaktan kapı önünde durduğunu fark ettiğim halde görmezden gelerek geçer giderdim yanından. O, hafifçe kenara çekilir, daracık kaldırımda bana yol açardı. Arkamdan baktığını, kendi kendine bir şeyler mırıldandığını hissederdim. Bazen ürkerdim de. Buna rağmen onu her zaman o kapı önünde görmek isterdim. Bana çocukken tanıdığım kızıl saçlı, gözlüklü, çilli kızı anımsattığı için belki.

 

Yıl 1967. Çocukluğumun geçtiği Adapazarı. On iki yaşındaydım. Gündüzleri her türden satıcının kendine has bağrışmalarıyla şenlenen bir sokakta geçerdi yaşamımız. Dondurmacının “ Apartomancı geliyoor!” sesiyle annelerimizden yalvar yakar para koparır, dizilirdik önüne. Gofretlerin arasına kat kat dondurma koyuşunu hayranlıkla izler, bir solukta yer bitirirdik sonra da. Paramız olmadığında geri çevirmezdi bizi. “ Bugün de benden olsun” der, tadımlık da olsa birer külah dondurma sunardı bize. Bu yüzden en çok onu severdik. Ardından horoz şekerci, pamuk helvacı ve leblebicinin peşine düşerdik paramız kaldıysa.

 

Geceleri sokak lambalarının altında saklambaç, ebelemece, yakan top oynamamıza kimse ses çıkarmazdı. Kadınlar, kapı önlerinde ılık yaz akşamlarının tadını çıkararak sohbete dalarlardı.

 

Sokağın çarşıya yakın taraflarında küçük konfeksiyon atölyeleri, tenekeciler, tamirciler vardı. En çok ilgimi çeken, vitrininde plastik bir bacağa geçirilmiş çorap ve camında “ Çorap çekilir” yazısı olan tuhafiyeciydi. Çorapları nasıl çektiklerini merak ettiğimden sıkça oraya giderdim. Çoraplarım hep düşerdi de ondan.

 

İşte o dükkanın karşısındaki evde yaşardı çilli kız. Eski, kırık dökük evin bahçesindeki ağaçların gölgesi, ahşap bahçe kapısının ve önünde bekleyen kızın üzerine düşerdi. Kapı ve  kız, ayrılmaz bir bütündüler. Kapı, onun çerçevesiydi sanki, bir resim gibi. Bir kanadına yaslanır, gözlüklerinin ardından taa uzaklara dalar giderdi. Baktığı yönde evler, ağaçlar ve gökyüzünden başka bir şey yoktu. Bir de yoldan gelip geçen insanlar.

 

Dikkatini çekmek için önünden geçer ama bakışlarını bölmeyi beceremezdim bir türlü. Yalnız bir kere hafifçe gülümsediğine tanık oldum. O da bana mıydı bilmem. Belki usanmadan beklediği hayalindeki sevgilisine veya gökyüzündeki bulutlara.

 

Yemeğini ne zaman yediğini, ne zaman uyuduğunu, sesini, sevdasını ve ailesini çok merak eder, günlerce evini gözlerdim. Küçük pencerelerin ardında ne bir gölge görmüştüm ne de bir kıpırtı. Sır doluydu o ev; bahçesi, ağaçları, kapısı ve kızıl saçlı kızıyla.

 

Bir gün mutlaka bu bekleyişin sırrını soracaktım ona, yoksa rahat edemeyecektim.

 

Sıcak Temmuz günlerinin tadını kafamdaki o soruyla kaçırmışken büyük bir depremle tuz buz oldu her şey. İlk defa yaşıyordum böyle bir olayı. Ayağımızın altından kayan kaldırım taşları, uçup giden bacalar, birbirine tutunarak ayakta durmaya çalışan insanlar ve çığlıklar…

 

Geceyi bir meydanda, evlerden ölüm korkusuyla çıkarılabilen yataklarda ay ışığına bakarak, yıldızları sayarak geçirdik. Önce bana pek eğlenceli gelen bu yaşam biçimi, ölenleri, yaralananları duydukça acı vermeye başladı. Gece, ara sıra gelen sarsıntılar ve dualarla geçti. Sabahın ne getireceğini kimse bilmiyordu.

 

Sabah ilk işim evimi, sokağımı incelemek oldu. Genel olarak tüm evlerde hasar vardı. En çok o kapıyı ve kızı merak ediyordum. Annemin:” Sakın bir yerlere kaybolmayın” sözüne aldırmayıp oraya koştum. Çorapçının plastik bacağı yerde yatıyordu. Ahşap kapı ve çerçevesi yere dağılmıştı. Evin çatısı çökmüş, duvarlar ağaçlara yaslanmıştı. Ağaçlar da gölgelerine. Bir duvardaki Zeki Müren afişi rüzgarla savrulup duruyordu.

 

Kız yoktu. Çerçevesini yitirmişti, gitmişti. Sokak sahipsiz kalmıştı, bekleyeni yoktu…

 

Çadır yaşamına çabuk alıştık. Bazı dükkanların açıldığını duyunca çorapçıya koştum ve o kızı sordum. Felçli annesinin öldüğünü, onun da köydeki akrabalarının yanına gittiğini öğrendim. Öyle çok ağladım ki çorapçı akraba olduğumuzu sandı.

 

Birkaç ay sonra büyük homurtuyla bahçeye dalan dozerler evi yerle bir etti. Yerine bir apartman iskeleti dikildi. Başka bir kente göçtüğümüzden apartmanın bitimini göremedim. O kızı da. Belki kendine sokağı bekleyebileceği daha güzel bir kapı yaptırmış, önünde bekliyordur hala.

 

Çilli adam ve kapısı da yok yerinde. O sokaktaki diğer evler gibi o da emlakçiye verilmiş ve yıkılmış. Birkaç daire karşılığı kapısını terk edip gitmiş adam. Beklediği yerde kocaman bir tabela var şimdi. Binayı yapan firmanın soğuk metal tabelası.

 

Resim ve çerçevesi beni beklemiyor artık. O derin boşluğa bakmadan, kafamı çevirip işime gidiyorum koşar adımlarla.

 

 

                                                                                                                

                                                                                                                          TÜLAY BİLGİN

 

 

 

 

 

 


Tarih: 01:18, 10/11/2007 Kategori: edebiyat
Yorum (8) | Yorum yaz | Bağlantı

UMUT üzerine

                  UM - MUT

     "Umut, yoksulun ekmeği" derler. Varsıl için UMUT nedir bilemem. Hiç zengin olmadım ki. Zengin olma gibi boş umutlarım da hiç olmadı. Bazen sorarlar bize: " Elli bin doların olsa ne yaparsın?" diye. Hemen yüzümüzde bir gülümseme belirir, gözlerimiz tavana bakar. Herkesin kendine göre hayalleri vardır. Ev, araba, yat, kat alır çoğu, kimi de fabrika açar. Bazıları ise " Bayatlatmadan yerdim" der. Herkesin umutları farklıdır çünkü.

      Kısa vadeli ve uzun vadeli umutlar vardır. Sanırım en kısa vadelisi sabaha çıkabilmek, en uzun vadelisi ise çok uzun yaşamak ve vakti gelince acı çekmeden öte tarafa gitmektir.

Sokak kedisi, belki bir parça ekmek verirsiniz umuduyla gözünüzün içine bakar. Kelebek, özsuyu bulma umuduyla konar çiçekten çiçeğe o birkaç günlük ömründe.

      Umudumuz telefon zilindedir, merdivendeki ayak sesindedir, gelmek üzere olan trendedir, posta kutusundadır, sokağın başındadır, bir kapının öte yanındadır, bir mektubun içindedir, bir şarkının özünde, sevgilinin gözündedir.

      Umutla beslenir yaşam.Uçurumun kıyıcığından geri dönmektir umut...

                                                                                          T.B.

 

 

Bir mahpusun umutları bir şarkıyla yeniden tazelenir...

 

           BİR PAZAR

                                    - Joan Baez'e

Tozlu, havasız, ışıksız koğuşta

Oturmadaydık suskun, kederli

Pazar günü tekdüze uzuyordu

Herkes kendi küskün düşündeydi

 

Küçük, transistörlü radyodan

Ansızın ışıklı bir insan sesi yükseldi

Işıdı durgun yüzler

Gün aydınlığınca gülümsedi

 

"Geçmiş günler" diyordu şarkıcı

Ama diriydi, umut doluydu sesi

Tutunup bu özlemli ezgilere

Aştık zindanın duvarlarını sanki

 

Karanlık koğuş aydınlanıverdi

Umutla canlandı yürekler

İnsana yaraşan özgürlüktür

Anladım bir daha ve sevinçle dolu gelecekler.

 

                          ATAOL BEHRAMAOĞLU

 

 

 


Tarih: 04:13, 7/11/2007 Kategori: edebiyat
Yorum (3) | Yorum yaz | Bağlantı

AH, MİNEL AŞK!

    " Sensiz yaşayamam" sözü, bir başkasına kendini sunmak anlamına gelir. Bu sözü söyleyen kişinin demokrasi, bağımsızlık, özgürlük konusunda " vazgeçilmez" inançları olabilir. Ama aşkta bunların tam karşıtı olan değerler benimsenir. Sevdiğimize sahip olma karşılığında biz de sahiplenilmeyi öneririz.

     Aşkı ifade eden sözlerimiz yalnız birbirimize hükmetmenin bir belirtisi olmakla kalmaz, kendi bireysel aşkımızı her şeyin üstüne yerleştirdiğimizi gösterir. Aşkımızın, işimize, başkalarıyla olan ilişkilerimize, yaşam biçimimize, değer yargılarımıza hükmetmesine izin veririz. Yaşam, aşk uğruna inanç ve davranışlarını tümüyle değiştiren kişilerle doludur.

İşte bu mutlak teslimiyet yüzündendir ki aşk sürekli olamıyor. Aşka sahip çıkmakla, aşkı bitirmiş oluyoruz. Aşkı yaşarken geliştirilen ifadeler ve jestler giderek yoğunluğunu ve içtenliğini yitirir; sonunda ilişki biter. " Sensiz yaşayamam" sözleri, sevgililerden biri ayrılmak istediğinde diğerinden gelen umutsuz bir çağrıdan başka bir şey değildir artık.

       Aşkın bu denli çabuk tüketilmesi, hatta herhangi bir şekilde tüketilmesi için hiçbir sebep yok aslında. Burada sorgulanması gereken kafamızdaki aşk kavramıdır, aşkın buyurduğu özel dil ve adetler yüzünden birbirimize karşı takındığımız tavırdır. Aşka öyle bir üniforma giydirmiş, onu öyle totaliter bir biçimde tanımlamışız ki aşık olma süreci anlık bir şey olup çıkmış.

.....................

      Aşkın totalitarizmi, kıskançlıkta da kendini gösterir. Aşk kavramımız totaliter olmasaydı, aşk ile kıskançlığın aynı kişide varlığını yan yana sürdürmesi olanaksız olurdu. " Kıskançlık sürekli bir ilişkinin besinidir," diyor Proust. Ama neler pahasına?

       Beraber olduğumuz insanlar için sorunlar yaratıyor, duygu ve düşüncelerimizi onlara açıkça ifade etmiyoruz. Birbirimizle sarmaş dolaş olma uğruna ne diller dökülür, ne yalanlar söylenir. Bu, aşksız seks olamayacağı anlamına gelmez. Bazen aşksız sevişmelerle de birbirine yakınlık hissedebilir insan.Her ilişkiyi, aşk diline, aşk paradigmasına sokmak gerekmez. Bunu yaptığımız an, paylaştığımız o mahremiyetin güzelliği, kendiliğindenliği, insaniliği,, " aşk" ın olmadığı bir kalıba zorla sokulmasıyla bozulmuş olur.

..........................

 GÜNDÜZ VASSAF / CEHENNEME ÖVGÜ

İletişim Yayınları


Tarih: 02:20, 3/11/2007 Kategori: edebiyat
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

<- | Sonraki Sayfa ->