Sevgili BLOGCULAR,
Bu bir şiir etkinliği olsa da ben sevdiğim bir öykümü sizlerle paylaşmadan edemeyeceğim. Umarım beğenirsiniz. Eleştirilerinizi almak isterim; bu beni geliştirir. Sevgiler...
BEKLEYENLER
İşe gidip gelirken, her gün beni dükkan kapısı önünde bekleyen, bazen ürküten, bazen de çocukluğumun hüzünlü günlerine götüren o adam artık yok. O ev, o kapı da yok.
Öyle alışmışım ki bekleyişine, bir resmin ayrıntısı gibi görünen bir bölümünün silinmesiyle oluşan büyük bir boşluğu yaşar gibiyim. Mona Lisa’nın arkasındaki sisli manzara değiştirilse veya silinse, o garip gülümseme fark edilebilir miydi acaba? Veya asırlık bir çınarın kesilmesiyle oluşan boşluğa nasıl alışabilir insan?
Şehrin merkezine yakın bu mahalleye taşındığımızda, sokak üzerindeki minicik, kırık dökük, zamana direnmeye çalışan eski evler çok ilgimi çekmişti. Her yol çalışmasıyla kaldırım seviyesinin biraz daha altına düşen, kömürlük sandığım bodrum katlarının açık kalan kapılarından içeriye bir göz attığımda, buralarda insanların yaşadığını görmek beni çok şaşırtmıştı. Dört metre kareyi geçmeyen bu odacıklarda yatak, yorgan, masa işlevi gören meyve kasaları, tüp, tencere, tabak ve duvarlara asılmış giysilerle tıkıştırılmış yaşamlar barınıyordu.
Sokağı gözleyen adam, ancak kendisinin ve örsünün sığabildiği bir odacıkta ayakkabı tamir ederdi. İlk günler, ağzındaki siyah çivilerle ayakkabılara pençe çakarken görürdüm onu. Sonraları, birini bekler gibi durmaya başladı kapı önünde. Müşteri mi beklerdi bilmiyorum. Belki de o sokakta eğreti duran beni merak ediyordu.
Ellinin üstündeydi yaşı. Kızıl saçları, kalın camlı gözlükleri, yüzünü ve kalın kemikli ellerini kaplayan iri çilleriyle ilginç bir tipti. Uzaktan kapı önünde durduğunu fark ettiğim halde görmezden gelerek geçer giderdim yanından. O, hafifçe kenara çekilir, daracık kaldırımda bana yol açardı. Arkamdan baktığını, kendi kendine bir şeyler mırıldandığını hissederdim. Bazen ürkerdim de. Buna rağmen onu her zaman o kapı önünde görmek isterdim. Bana çocukken tanıdığım kızıl saçlı, gözlüklü, çilli kızı anımsattığı için belki.
Yıl 1967. Çocukluğumun geçtiği Adapazarı. On iki yaşındaydım. Gündüzleri her türden satıcının kendine has bağrışmalarıyla şenlenen bir sokakta geçerdi yaşamımız. Dondurmacının “ Apartomancı geliyoor!” sesiyle annelerimizden yalvar yakar para koparır, dizilirdik önüne. Gofretlerin arasına kat kat dondurma koyuşunu hayranlıkla izler, bir solukta yer bitirirdik sonra da. Paramız olmadığında geri çevirmezdi bizi. “ Bugün de benden olsun” der, tadımlık da olsa birer külah dondurma sunardı bize. Bu yüzden en çok onu severdik. Ardından horoz şekerci, pamuk helvacı ve leblebicinin peşine düşerdik paramız kaldıysa.
Geceleri sokak lambalarının altında saklambaç, ebelemece, yakan top oynamamıza kimse ses çıkarmazdı. Kadınlar, kapı önlerinde ılık yaz akşamlarının tadını çıkararak sohbete dalarlardı.
Sokağın çarşıya yakın taraflarında küçük konfeksiyon atölyeleri, tenekeciler, tamirciler vardı. En çok ilgimi çeken, vitrininde plastik bir bacağa geçirilmiş çorap ve camında “ Çorap çekilir” yazısı olan tuhafiyeciydi. Çorapları nasıl çektiklerini merak ettiğimden sıkça oraya giderdim. Çoraplarım hep düşerdi de ondan.
İşte o dükkanın karşısındaki evde yaşardı çilli kız. Eski, kırık dökük evin bahçesindeki ağaçların gölgesi, ahşap bahçe kapısının ve önünde bekleyen kızın üzerine düşerdi. Kapı ve kız, ayrılmaz bir bütündüler. Kapı, onun çerçevesiydi sanki, bir resim gibi. Bir kanadına yaslanır, gözlüklerinin ardından taa uzaklara dalar giderdi. Baktığı yönde evler, ağaçlar ve gökyüzünden başka bir şey yoktu. Bir de yoldan gelip geçen insanlar.
Dikkatini çekmek için önünden geçer ama bakışlarını bölmeyi beceremezdim bir türlü. Yalnız bir kere hafifçe gülümsediğine tanık oldum. O da bana mıydı bilmem. Belki usanmadan beklediği hayalindeki sevgilisine veya gökyüzündeki bulutlara.
Yemeğini ne zaman yediğini, ne zaman uyuduğunu, sesini, sevdasını ve ailesini çok merak eder, günlerce evini gözlerdim. Küçük pencerelerin ardında ne bir gölge görmüştüm ne de bir kıpırtı. Sır doluydu o ev; bahçesi, ağaçları, kapısı ve kızıl saçlı kızıyla.
Bir gün mutlaka bu bekleyişin sırrını soracaktım ona, yoksa rahat edemeyecektim.
Sıcak Temmuz günlerinin tadını kafamdaki o soruyla kaçırmışken büyük bir depremle tuz buz oldu her şey. İlk defa yaşıyordum böyle bir olayı. Ayağımızın altından kayan kaldırım taşları, uçup giden bacalar, birbirine tutunarak ayakta durmaya çalışan insanlar ve çığlıklar…
Geceyi bir meydanda, evlerden ölüm korkusuyla çıkarılabilen yataklarda ay ışığına bakarak, yıldızları sayarak geçirdik. Önce bana pek eğlenceli gelen bu yaşam biçimi, ölenleri, yaralananları duydukça acı vermeye başladı. Gece, ara sıra gelen sarsıntılar ve dualarla geçti. Sabahın ne getireceğini kimse bilmiyordu.
Sabah ilk işim evimi, sokağımı incelemek oldu. Genel olarak tüm evlerde hasar vardı. En çok o kapıyı ve kızı merak ediyordum. Annemin:” Sakın bir yerlere kaybolmayın” sözüne aldırmayıp oraya koştum. Çorapçının plastik bacağı yerde yatıyordu. Ahşap kapı ve çerçevesi yere dağılmıştı. Evin çatısı çökmüş, duvarlar ağaçlara yaslanmıştı. Ağaçlar da gölgelerine. Bir duvardaki Zeki Müren afişi rüzgarla savrulup duruyordu.
Kız yoktu. Çerçevesini yitirmişti, gitmişti. Sokak sahipsiz kalmıştı, bekleyeni yoktu…
Çadır yaşamına çabuk alıştık. Bazı dükkanların açıldığını duyunca çorapçıya koştum ve o kızı sordum. Felçli annesinin öldüğünü, onun da köydeki akrabalarının yanına gittiğini öğrendim. Öyle çok ağladım ki çorapçı akraba olduğumuzu sandı.
Birkaç ay sonra büyük homurtuyla bahçeye dalan dozerler evi yerle bir etti. Yerine bir apartman iskeleti dikildi. Başka bir kente göçtüğümüzden apartmanın bitimini göremedim. O kızı da. Belki kendine sokağı bekleyebileceği daha güzel bir kapı yaptırmış, önünde bekliyordur hala.
Çilli adam ve kapısı da yok yerinde. O sokaktaki diğer evler gibi o da emlakçiye verilmiş ve yıkılmış. Birkaç daire karşılığı kapısını terk edip gitmiş adam. Beklediği yerde kocaman bir tabela var şimdi. Binayı yapan firmanın soğuk metal tabelası.
Resim ve çerçevesi beni beklemiyor artık. O derin boşluğa bakmadan, kafamı çevirip işime gidiyorum koşar adımlarla.
TÜLAY BİLGİN
|